Lunawar
  • ANASAYFA
  • kahve köyünün insanları & Led Zeppelin bir anestezi şeklidir

    sabah süper kahvem geldi yine.. ben eskiden beri kahve seven biriyim ama damak tadımın olduğunu da pek söyleyemem.. sanıyorum bar yıllarında içtiğim onca pis sigara yüzünden tat alma duyum biraz köreldi.. bir de ruh halim benim her şeyimi etkilediğinden kafamın ne kadar bozuk olduğuyla da ilgili olabiliyor kahvenin tadı ama konu o değil şimdi.. ne demiştim, ben eskiden beri kahveyi severim.. aslında olayı bir şeyler içmeyi severim diye de genelleyebilirim ama bu günün konusu kahve.. hakkında pek anlatacak bir şeyim de yok ya, yazıyı yazmama sebebiyet verdiği için konu kahve..

    eskiden bar zamanında elimizde kahve fincanlarıyla yan komşuya, yan sokağa giderdik iş arası muhabbet için.. o zaman komik gelirdi elimizde fincanlarla sokakta yürümek.. gülerdik en fazla 100 metrelik yol için.. şimdi elimizde bardaklarla sokakta yürümek ne doğal oldu.. bir de ne çok seviyormuşuz biz kahveyi yahu.. bilmezdim ben..

    neyse..

    sabah süper kahvem geldi.. sabahım aydınlanıyor böyle süpriz kahveler gelince.. yolda ofise gelirken “bu gün David Bowie günü olsun” diye tıngır mıngır geçirirken aklımdan ofise gelince planım Led Zeppelin sektesine uğradı yine.. ben eskiden bu kadar sever miydim Led Zeppelin’i? (Nell ve Tijj’den yanıt bekliyorum:))

    sabah David Bowie dinleyip camdan ağaçları seyrederken bir keyif gelmişti zaten.. mis gibi bahar ağaçları tomurcuk tomurcuk yeşertmiş.. bir de üzerine nefis yağmur yağmış.. ağaçlar yıkanabilecekleri kadar yıkanıp ışıldamaya başlamışlar.. sonra hafif bir yağmur başladı gene.. en sevdiğimden.. ışıl ışıl.. dün gece altında ıslandığım gibi aynı..

    ben de hatırladım ki bir şarkı vardı the Rain Song diye.. başladım dinlemeye.. bütün versiyonları, konser kayıtlarını.. hepsini.. Page’in yağmur gibi düşen gitarında aklım uyuştu.. sonra yukarıdaki başlık geldi aklıma.. “Led Zeppelin bir anestezi şeklidir” oldu bence..

    this is the springtime of my loving – the second season I am to know
    you are the sunlight in my growing – so little warmth I’ve felt before..
    it isn’t hard to feel me glowing – I watched the fire that grew so low..

    it is the summer of my smiles – flee from me Keepers of the Gloom..
    speak to me only with your eyes.. it is to you I give this tune..
    ain’t so hard to recognize – these things are clear to all from
    time to time..

    Talk Talk – I’ve felt the coldness of my winter
    I never thought it would ever go. I cursed the gloom that set upon us..
    but I know that I love you so

    these are the seasons of emotion and like the winds they rise and fall
    this is the wonder of devotion – I see the torch we all must hold..
    this is the mystery of the quotient – upon us all a little rain must fall..

    I’m throwing my arms around Paris

    In the absence of your touch
    And in the absence of loved ones
    I have decided I’m throwing my arms around all of paris because only stone and steel accept my love
    In the absence of your smiling face
    I traveled all over the place
    and I have decided I’m throwing my arms around all of paris because only stone and steel accept my love
    I’m throwing my arms around all of paris because only stone and steel accept my love.

    I’m throwing my arms around paris because nobody wants my love
    Nobody wants my love
    Nobody needs my love
    Nobody wants my love
    Yes you made yourself plain
    Yes you made yourself very plain

    **bahar başında kış yine geldi.. bu hafta böyle.. bence sakıncası yok.. bir de Morrissey haberi geldi.. 19 Temmuz’da.. bu sefer geçen sefer ki gibi dolunaya denk gelmeyecek, hatta ayı göremeyeceğiz gibi sanki.. ama biraz yağmur yağsa mesela.. sonra hep bir ağızdan “let me kiss you“..

    Daydream

    bugün sanki rüyada gibiyim.. her şey yanımdan geçip gidiyor.. zaman bazen duruyor gibi.. saatlerce aynı dakikayı yaşıyorum sonra da hızla akıveriyor gibi..
    ne çalışasım var ne de yerimden doğrulasım.. içim o kadar kıpır kıpır ki bana hareket etmek için enerji kalmıyor bile..
    bir sıcacık hissediyorum kendimi bir buz gibi..
    müzik ya da sessizlikten başka birşey duymak istemiyor canım.. sürekli müzik çalsın ya da bir kuyunun dibindeki gibi bir sessizlik çöksün her yere..
    sanki elimde bir kitap var ya da karşımda bir ekran, sürekli görüntüler ve hikayeler ardı arkası kesilmeden bir birini izliyor.. tüm görüntüler ve senaryolarla birlikte bir ağlamaklı bir mutlu olma hali..
    Deniz’in annesi bir mail göndermiş az önce.. Pablo Neruda’dan bir alıntı..

    “Ağır ağır ölür alışkanlığının kölesi olanlar, her gün aynı yoldan yürüyenler, yürüyüş biçimini hiç değiştirmeyenler, giysilerinin rengini değiştirmeye yeltenmeyenler, tanımadıklarıyla konuşmayanlar.
    Ağır ağır ölür tutkudan ve duygulanımdan kaçanlar, beyaz üzerinde siyahı tercih edenler, gözleri ışıldatan ve esnemeyi gülümseyişe çeviren ve yanlışlıklarla duygulanımların karşısında onarılmış yüreği küt küt attıran bir demet duygu yerine “i” harflerinin üzerine nokta koymayı yeğleyenler.
    Ağır ağır ölür işlerinde ve sevdalarında mutsuz olup da bu durumu tersine çevirmeyenler, bir düşü gerçekleştirmek adına kesinlik yerine belirsizliğe kalkışmayanlar, hayatlarında bir kez bile mantıklı bir öğüde aldırış etmeyenler.
    Ağır ağır ölür yolculuğa çıkmayanlar,
    okumayanlar,
    müzik dinlemeyenler,
    gönlünde incelik barındırmayanlar.
    Ağır ağır ölür özsaygılarını ağır ağır yok edenler, kendilerine yardım edilmesine izin vermeyenler, ne kadar şanssız oldukları ve sürekli yağan yağmur hakkında bütün hayatlarınca yakınanlar, daha bir işe koyulmadan o işten el çekenler, bilmedikleri şeyler hakkında soru sormayanlar, bildikleri şeyler hakkındaki soruları yanıtlamayanlar.”
    ben bu gün o evden kaçan kız olmak istiyorum..

    “vanderlyle”nin hiç bir anlamı yok*

    şarkı şöyle başlıyor..

    leave your home

    chance your name

    live alone

    eat your cake

    günlerdir dinlediğim the National’dan “Vanderlyle Crybaby Geeks”

    bazen hala şaşırabildiğime şaşırıyorum..

    hayat çok tuhaf..

    bazen çok zor..

    bazen anlaşılmaz..

    bazen sıradan..

    bazen çok kolay..

    hergün kendimi oyalayacak bir şeyler bulabildiğim için şükretmem lazım..

    yaz geliyor..

    ben kışın geldiği günleri şimdiden özledim..

    *via; quora..

    makarnayla ilgili bi yazı

    O kadın telefon ettiğinde mutfakta kendime makarna pişiriyor, bir yandan da Rossini’nin Hırsız Saksağan üvertirüne eşlik ediyordum, ki makarna pişirmek için bu kadar uygun bir müzik olamaz.

    Önce telefonun sesine aldırış etmeyip makarnamı pişirmeyi sürdürmek geldi içimden. Neredeyse hazırdı zaten. Claudio Abbado yönetimindeki Londra Senfoni Orkestrası, kendini müziğin coşkusuna kaptırmış, sesini iyice yükseltiyordu. Ama arayanın, belki de bana bir iş önerisinde bulunmak isteyen bir arkadaş olabileceğini düşündüm. Yemeğin altını kısıp salona geçerek ahizeyi elime aldım.

    -Bana on dakikanı ayır dedi bir kadın sesi, öyle, birdenbire.

    Daha önce duyduğum bir sesin sahibini hemen tanırım, ancak bu sesi hiç duymamıştım.

    -Bağışlayın ama, dedim elimden geldiğince nazik, kiminle konuşmak istemiştiniz acaba?

    -Seninle elbette, diye karşılık verdi kadın. Senden, sadece zamanının on dakikasını istiyorum. Birbirimizi daha iyi anlamamız için.

    Alçak, tatlı ve tanımlanması olanaksız bir sesi vardı, hızlı ve kararlı konuşuyordu.

    -Birbirimizi anlamak mı?

    -Yani, duygusal açıdan demek istiyorum, dedi.

    Başımı aralık bıraktığım kapıdan uzatıp mutfağa bir göz attım. Tencereden iyiye alamet beyaz bir duman yükseliyordu ve Abbado Hırsız Saksağan’ı hala ustalıkla yönetiyordu.

    -Dinleyin, beni bağışlayın ama makarna pişiriyorum, neredeyse hazır sayılır, sizinle on dakika konuşursam bir işe yaramaz artık.

    -Makarna mı? diye bağırdı kadın şaşırmış gibi. Ama sabah sabahın onu! Neden böyle bir saatte makarna pişiriyorsun ki? Biraz garip değil mi?

    -Garip olsun olmasın, sizi ilgilendirmez. Kahvaltıyı atlamıştım, şimdi de acıktım. Bu yüzden, yemek niyetine makarna yapıyorum. İstediğim şeyi istediğim saatte yemeye hakkım var, değil mi?

    -Evet, evet, tabii ki sorun yok. Eh, o halde, ben kapatayım bari, dedi kadın yılışık bir sesle.

    Garip bir sesti. En ufak bir duygusal değişiklikte bir ayar düğmesiyle oynanmış gibi ses de tümüyle değişiyordu.

    -Başka bir zaman ararım seni artık.

    -Durun, dedim telaşla. Eğer niyetiniz bana bir şey satmaksa, on kez de arasanız, sonuç değişmez: şu anda işsizim, hiç bir şey alacak parasal gücüm yok.

    -Haberim var, tasalanma, dedi kadın.

    -Haberiniz var mı?! Neden haberiniz var?

    -Neden olacak, işsiz olduğunuzdan! Biliyorum. Neyse, sen artık makarnana dönsen?

    -Sen kim oluyorsun da…

    Cümleme henüz başlamıştım ki konuşma pat diye kesildi.

    Şaşkın, kafamın içi karmakarışık, bir an öyle, aptal gibi elimdeki ahizeye bakarak kalakaldım. Neden sonra makarnalar aklıma geldi de telefonu bırakıp döndüm mutfağa. Ocağı kapattım, makarnayı bir kevgire alıp süzdüm. Bu aptal telefon yüzünden, artık al dente olmaktan çıkmıştı ama bu pek de önemli değildi.

    “Bir birimizi daha iyi anlamak mı?” Hem de on dakika içinde?

    Yemeği yerken hep bunları geçiriyordum kafamdan.

    Bu kadın ne söylemek istiyordu? Belki de bir telefon şakasıydı. Ya da yeni bir pazarlama tekniği. Ama ne olursa olsun beni ilgilendirmiyordu.

    Mahallenin kütüphanesinden ödünç alınmış bir romanla salondaki kanepeye yerleştim, ama okurken, ikide birde telefona göz atıyordum. O kadının “sadece on dakika”sıyla ne demek istediğini, gittikçe artan bir merakla soruyordum kendime. İnsan on dakika içinde “birbiri hakkında” ne anlayabilirdi ki?

    Düşündüm de, ayırdığı zaman süresini daha başından belirlemişti. Onda, bu kesin belirlenmiş zaman konusunda tam anlamıyla bir kararlılık seziyordum. On dakika. Belki de dokuz dakika, fazlasıyla kısaydı ve on bir dakika da çok uzun. Al dente makarna hazırlama süresi gibi..

    **Haruki Murakami’nin Zemberek Kuşunun Güncesi böyle başlıyor..

    bağışıklık sistemimin çöküşü.. makinaların yükselişi..

    uzun süre yazmayınca insan nereden başlayacağını pek bilemiyor.. son günlerin en mühim konusun benim için en azından bağışıklık sistemimin çöküşü.. beni buna getiren ve buradan hareketle anlatacaklarım belki “başlangıç” için iyi bir konu seçimi olabilir.. kabaca, gene ayakta durabilme konusunda kendimi kaybetmemle geçtiğimiz hafta tam anlamıyla kayıp olan bir gün yaşadım.. yattığım yerde uyanık mıyım uyuyor muyum, gördüğüm rüya mı yoksa hala televizyon mu izliyorum bilemediğim ve telefonumun hiç susmadığı bir gün.. beni buna getiren sebepler bir iki değil tabii.. bazı zamanlar ofiste kalmam, kalmasam da gündüz hiç mola vermeden çalışmam.. inatla ofisten çıkıp spora gitmem.. hafta sonları gündelik işlerin yanına ille de sosyal hayatı sıkıştırmam.. ille de sosyalleşeceğim diye hafta içi hafta sonu bakmadan gece yarılarına kadar sokaklarda kalmam.. o da yetmeyince gecenin 2sinde karar verip sabahına Bursa’ya gitmem de eklenince işte geçen hafta ki kayıp günüm açıklanıyor.. Bursa’ya gitmeden önce vücut alarm vermeye başlamıştı ama ben bu sefer bu alarmı anlama konusunda biraz geç kaldım.. ama bunun için hayıflanamıyorum ne yazık ki.. Bursa’da o kadar güzel vakit geçirdim ki.. iyi ki gitmeden hastalanmamışım diyorum.. sonuç olarak bünyeye bol C vitamini, çöken psikolojiye bol B vitamini.. şimdilerde ufak tefek marazlarım olsa da ayaktayım.. bu arada güzel doğumlara girdim.. Bursa’da eski evimin sokağına gittim.. kitaplar okuyup filmler izledim.. kendime yepisyeni bir oyuncak aldım.. ha unutmadan efsane bir de doğum günü kutlaması yaptım ki daha iyisi olamazdı sanırım.. neyse.. bakalım.. becerebilirsem anlatıcam..

    merak eden olursa lunalinka‘dayım..

    beş dakikada değişir bütün işler..

    hayatımın her yerine sindi bu söz son zamanlarda.. carpe diem felan yalan bunun yanında.. anı yaşamaya çalıştığının 5. dakikasında elinde az önceden kalan 3 dakikalık keyifle beline kadar çamura batmış olabileceğini, yanlış durakta inmiş olabileceğini, birilerinin artık nefes almıyor olabileceğini, tünelin ucunda gördüğün o güzel ışığın üzerine son sürat gelen tren bile olduğunu anlayamadan road runnerın coyotesi gibi dümdüz olabileceğini anlatıyor kanımca pek de filozofça olmayan bir dille..

    her ne kadar kukla gibi oynatılıyor olduğumuz hissi çok ağır bassa da hala ağzımızdan çıkan bir kelimenin, bir bakışımızın, şuursuzca verdiğimiz bir kararın hatta ve hatta karda ıslandığını unutup kapının önünde bıraktığımız ıslak botun ertesi sabah hala hayatımızı bombok edebildiğine inanamıyorum..

    benim gibi hayatının çoğu karga tulumba dönüşlerle geçmiş birinin hala bu dönemeçlere geldiğinde araba farı görmüş kedi gibi şaşırıp dönmemek için ayak diremesine de ayrıca ama kocaman şaşıyorum..

    kimseye şaşmazken kendime şaşıyorum ya.. buna da hala şaşıyorum..

    şimdilerde diyebileceğim tek güzel şey.. arkadaşlar iyidir.. yemek yerken daha az yemekle doymamı sağladıkları için ve hatta çoluk çocuğa karışıp benle bira içmeseler de telefonun diğer ucunda oldukları için..

    yoksa bugün iyi bir gün değil yani..

    the story

    evinize hırsız girmesi ya da evinizin bir yangında bir saat içinde yanıvermesi gibi.. hayatınız boyunca parçanız olan eşyaların, anıların bir anda hayatınızdan çıkıvermesi gibi.. bir sabah içinizde bir boşlukla uyanabilirsiniz.. benim gibi.. bir sabah ne olduğunu bilmediğiniz bir duygu çalınmış ya da yanmış bitmiş kül olmuştur içinizde.. ne olduğunu bilmezsiniz ama tahminler vardır tabi.. ama o kadar kocaman bir yoksunluk hissidir ki hissettiğiniz ellerinizi bile nereye koyacağınızı bilemezsiniz..

    bir durgunluk.. bir dibe çökmüşlük hali.. duru, dalgasız deniz gibi..

    şimdi ben kendimi oyalamaya çalışıyorum.. her gün yapacak başka bir işim var.. her gün yetişmem gereken başka bir yer.. dinlemem gereken 10 binlerce şarkı..

    bu yazı bu şarkıdan çıktı.. bu şarkı nereden çıktı acaba?

    dibe yakın

    suyun üzerinde kalmaya çalışmak bazen anlamsız.. insanın kendini bırakıp dibe kadar gidip nefesini tutabildiği kadar tutup karanlıkta dibi görmeye çalışıp nasıl bir yer olduğunu anlayıp ama aynı zamanda da kabul edip öylesine de eyvallah deyip sonra topuklarını kuma vurup ağzından burnundan nefes vererek yüzeye doğru yükselmesi gerekiyor.. dipten korkmayarak.. dipten kaçmayarak.. dibi de kabul ederek ama yukarıyı tercih etmek..

    beklemek..

    geçtiğimiz haftalarda nasıl oldu da bu kadar saat uyuyabiliyorum diye kendime şaşarken (şaşırdığım da haftasonu dokuz..) şimdilerde gene rutine döndüm sayılır.. bu sabah beş civarı uyanıp altıya kadar alık alık yatıp sonunda kalkıp birşeyler okumaya niyetlendim.. gittim bir güzel kahve yaptım.. aldım bilgisayarımı kucağıma.. zaten bir önceki posttan belli, kafada dönen binbir tilkinin ruh hali.. işte tam da böyleyken readerımda baktım Zeynep’in Yeri‘nde yeni postlar var.. başta Zeynep’i okumuyordum açıkçası, çektiği fotoğraflara bakıyordum bir tek.. sonra gittiği yerler ilgimi çekti, derken bildiğin takipçisi oldum işte.. O şimdi çok uzakta bir hayali yaşıyor.. ben de her ne kadar maneviyatı yüksek biri olmasam da hiç bir şeyin tesadüf olmadığına inanan biriyim.. işte sabahın altısında readerımdaki 1500 siteden Zeynep’i bulup gidip bu satırı okuduysam boşuna değil..

    nerde ne işime yarayacak bilmiyorum.. ama yarayacak.. çünkü kafam düğüm düğümken geldi.. çünkü kafam düğüm düğüm olmasına rağmen yine de en berrak vaktinde geldi.. hah alıp da işime yaratamassam bunu.. o da benim.. diyelim..

    “Beklemek ne anlamsız bazen. Beklenenin bilmediği bekleyişler hep bekleyenin hanesine yazılıyor…”